Sabancı Holding desteğiyle gerçekleştirilen sergi Dün Bugün İstanbul, yolu Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı programından geçmiş 22 sanatçının İstanbul’a dair çalışmalarını bir araya getiriyor. 

Sabancı Holding’in katkılarıyla gerçekleştirilen Dün Bugün İstanbul sergisi 3 Eylül 2021 Cuma günü Sakıp Sabancı Müzesi’nde kapılarını açtı.  

Sergi, Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi ve sanatçı Murat Germen’in çağrısıyla buluşan ve yolu Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı programından geçmiş 22 sanatçının İstanbul’a dair durum tespitleri içeren çalışmalarını bir araya getiriyor.

Dün Bugün İstanbul sergisinde yer alan isimler; Ahu Akgün, Aslı Narin, Begüm Yamanlar, Beril Ece Güler, Burak Dikilitaş, Canan Erbil, Cemre Yeşil Gönenli, Deniz Ezgi Sürek, Didem Erbaş, Ege Kanar, Eren Sulamacı, Eser Epözdemir, Korhan Karaoysal, Mekânda Adalet Derneği, Neslihan Koyuncu Bali, Nora Bryne, Onur Özen, Örsan Karakuş, Serkan Taycan, Sıla Ünlü İntepe, Sinan Tuncay, Zeynep Kaynar.

Mekâna özel hazırlanan çalışmalar çevre, hayvan popülasyonu, kentsel dönüşüm, toplumsal yaşam, tarihi mekânlar, su kaynakları, ulaşım ve ütopya / distopya kavramlarının da aralarında bulunduğu temalar ışığında, kent dinamiklerine dair yorumlar içeriyor. Sergi seçkisi yağlıboya resim, çizim, enstalasyon, fotoğraf, video ve serigrafi baskıyı içeren geniş bir mecra yelpazesinden oluşuyor.

Koronavirüs (COVID-19) salgını kaynaklı aksaklıklara, tam ve kısmi kapanmaların yarattığı imkânsızlıklara rağmen, kentin çeşitli merkezlerini konu alan işlerin üretim sürecine, İstanbul’un birçok kurumunun yanı sıra bu şehirde yaşayanlar da katkıda bulundu.

Bu yıl Sabancı Vakfı’nın Fark Yaratanlar Programı’na seçilen girişimlerden Erişilebilir Her Şey ile Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nin ortak çalışması ve Sabancı Vakfı desteğiyle Dün Bugün İstanbul sergisi, görme ve işitme engelli bireyler için erişilebilir bir içerikle hazırlandı. Erişilebilir Her Şey uzmanları tüm bilgi panolarını işaret diline çevirdi; ayrıca video, yerleştirme ve görselleri sesli betimledikleri kayıtlar gerçekleştirdi. Bu kapsamda aynı zamanda sergi alanı ve rotasının sesli betimlemeleri de hazırlandı ve ziyaretçilerin QR kodu kullanarak ulaşabilecekleri tüm bu içeriklerle sergi erişebilir bir niteliğe kavuştu.

Dün Bugün İstanbul 3 Eylül – 28 Kasım tarihleri arasında ziyaret edebilir.

Basın Bültenine erişmek için lütfen tıklayınız.

Seçili Eserler



Ras(t)gele

Zeynep Kaynar,2021
7 adet tek renk serigrafi baskı


Dik Yapı

Sinan Tuncay,2021
Karışık teknik, mekânsal yerleştirme


Animalium Istanbul

Sıla Ünlü İntepe,2021
İki kanallı video


İki Deniz Arası'nda İki Ayak ve İki Teker

Serkan Taycan,2021
Video projeksiyon


Haydarpaşa Garı

Örsan Karakuş,2021
Mat poster kâğıdı ile duvara sıvama


İstanbul Nerede?

Onur Özen,2021
Fine art fotoğraf baskı


Şimdi temassız geçebilirsiniz

Nora Byrne,2021
Mukavva, buluntu kâğıt parçaları


yansıma kompozisyonları: 36’’00, 30’’06, 49’’50, 40’’29, 42’’59, 55’’34, 39’’01, 48’’11

Neslihan Koyuncu Bali,2021
8 adet kâğıt (250 gr) üzerine karışık teknik, metal profil zemin planları


Metrûkiyetin sathî meşrûiyeti

Murat Germen,2021
25 adet forekse sıvanmış renkli kromojenik mat baskı, 50 adet beyaz çerçeveli kromojenik metalik parlak baskı


Kanal İstanbul: Bir Distopya

Mekanda Adalet Derneği (MAD),2021
Folyo yer baskısı, video


İstanbul: Tanıdık Bir Kalabalık

Korhan Karaoysal,2021
120 adet poster baskı


(Sadece Yüzünüzü Değil) Ruhunuzu da Yıkayınız

Eser Epözdemir,2021
Mekâna özel üretilmiş sütunlar üzerine 7 kanallı video, 6’ 30’’ (her video için ortalama süre)


Dolaysız Peyzaj

Eren Sulamacı,2021
Tek kanallı video | 4’ 45’’


Vasıta

Ege Kanar,2021
32 adet zil, temas hoparlörleri, ses kablolarıStereo ses kuşağı


İnsana Yuvasından Uzak

Didem Erbaş,2021
Metal konstrüksiyon, silikon kalıp, ses yerleştirme (dalga sesi), floresan lamba, PVC yer döşemesi, PVC şeffaf branda


Memento Mori

Deniz Ezgi Sürek,2021
Dijital baskı, duvar kâğıdı


Hayal & Hakikat —A Handbook of Forgiveness and A Handbook of Punishment

Cemre Yeşil Gönenli,2021
7 adet Fine Art fotoğraf baskısı, 7 adet Diasec baskı, 14 adet ampül, 1 adet ışıklı kutu, 1 adet Hayal & Hakikat sanatçı kitabı


Yâdigâr

Canan Erbil,2021
Arşivsel pigment baskı, epoksi reçine döküm


Metro

Burak Dikilitaş,2021
52 adet alüminyum üzerine Fine Art baskı


-scape

Beril Ece Güler,2021
2 kanallı video | 2’ 23’’


Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Begüm Yamanlar,2021
3 adet arşivsel pigment baskı


Bir Direniş Olarak Oyun

Aslı Narin,2021
8 beton kolon, hulahop, sıva üzeri tebeşir


Vitaspirit

Ahu Akgün,2021
Tuval üzerine yağlıboya


Ras(t)gele

Zeynep Kaynar

Boğaziçi’ndeki dalış deneyimlerinin görsel kayıtlarını içeren enstalasyonuyla Zeynep Kaynar İstanbul şehri ve Marmara Denizi ekosistemlerinin birer uğrak yeri oluşundan kaynaklı tür çeşitliliğinden hareketle, göç trafiğinin farklı boyutlarına göndermelerde bulunur. Çalışmanın kavramsal çerçevesini, sanatçının toplumsal ve kültürel zenginlikte göçe atfettiği konum belirler. Yazılışı dönemden döneme değişen ve temelde bir bolluk temennisini ifade eden “rastgele” sözcüğü ise sanatçının izleyiciye bu zenginliği ve görüş farklılıklarını yeniden değerlendirmesi için yaptığı çağrının bir parçasıdır.


Dik Yapı

Sinan Tuncay

Çalışmasında kurmaca bir yaşam projesinin maketine yer veren sanatçı, günümüz inşaat sektörü üzerinden kentsel dönüşüm ve toplumsal tahribata dair izlenimlerini yansıtır. Konut, kültür-ticaret ve ibadet alanları içeren Dik Yapı Yaşam Kompleksi adlı yapı, inşaat şirketinin ağzından kaleme alınan bir emlak broşürü metni eşliğinde potansiyel yatırımcılara sunulmaktadır. Olası sakinler ve kullanıcılar için bir çerçeve çizen ve projenin geçmişine dair ipuçları taşıyan bu metin, yapının üzerinde yükseldiği gerilimlere işaret etmekte ve distopik unsurlar içermektedir.


Animalium Istanbul

Sıla Ünlü İntepe

Sanatçı, uzun bir gözlem sürecinin ürünü olan çalışmasında İstanbul ve çevresinde yaşayan hayvanların habitatlarındaki dönüşümü araştırır; Antroposen Çağı’nda insan-dışı popülasyonlar ile insanların sosyo-biyolojik etkileşimine bakar. Sokaklarda yaşayan kedi ve köpeklerle sınırlı kalmayan belgesel, günlük hayatta görmediğimiz türlere de uzanan içeriğiyle, antropojenik etmenlerin şehirde yaşayan hayvanlarda yarattığı fizyolojik ve davranışsal değişimlerin izini sürer. Bu gözlem kayıtları ile dönüşümün bilimsel ve tarihi bir çerçevede irdelendiği röportajları aynı anda sunan çalışma, belgesel gösteriminde alternatif bir yöntem denemektedir.


İki Deniz Arası'nda İki Ayak ve İki Teker

Serkan Taycan

Videonun ana hattı, Serkan Taycan’ın 2013 yılında kentin çeperlerindeki doğal yaşama sahip çıkmak ve kent hakkını savunmak üzere oluşturduğu Karadeniz ve Marmara Denizi arasını kateden İki Deniz Arası yürüyüş rotasından oluşur. Rota, tartışmalı Kanal İstanbul projesinin planlanan hattının üzerindedir. Sanatçı, yürümeyi bir araştırma yöntemi olarak kullanan kent coğrafyacısı Jean-François Pérouse ve kentin çeperlerini bisikletle keşfeden çizer, yazar, bisikletçi Aydan Çelik’le birlikte söz konusu rotada yürürken ve bisiklet sürerken yaptığı sohbetleri sunar. İstanbul’un çeperlerindeki dönüşümü beden odaklı bir süreçle araştırmaya yönelik bu çaba, aynı zamanda yürüme ve bisiklet sürmenin yavaş, içe dönük, paylaşımcı, mekânı özümsemeyi sağlayan, doğayla dost ve mütevazı karakterlerini dünyayı algılamada bir alternatif olarak önermektedir.


Haydarpaşa Garı

Örsan Karakuş

Sanatçı, İstanbul’un sürekli odağında olduğu dönüşüme duyarsızlaşmayı şehrin ikonik yapılarından Haydarpaşa Garı üzerinden irdeler. Garın farklı dönemlerine ait fotoğrafları bir araya getiren kolaj, aynı zamanda uzun yıllar yapının merkezinde olduğu bir yaşama ev sahipliği yapan çevre bölgedeki değişimin de tanıklığını sunar. Hicaz ve Bağdat’a uzanan demiryolu projesi kapsamında Alman mimarlar Otto Ritter ve Helmuth Cuno’nun Alman Neo-Rönesans üslubunda tasarladığı anıtsal yapı 1909’da hizmete açılmıştır. Yakın döneme kadar hem şehirler arası hem de şehir içi ulaşım ağının en önemli noktalarından olan gar, yıllarca İstanbul’un Asya yakasında Gebze’ye uzanan banliyö hattının son durağı işlevi görmüş ve şehir hatları iskelesiyle de ulaşımı Avrupa yakasına taşımıştır. 8 Kasım 2010 yangınıyla başlayan ve liman bölgesine dair özelleştirme projeleri, banliyönün Marmaray’la bağlanması ve 2018’de arkeolojik kazıların başlaması gibi gelişmelerle devam eden süreçte yapının insanlarla teması tamamen sona ermiştir.


İstanbul Nerede?

Onur Özen

İstanbul’dan ayrılarak Çanakkale’nin Kazdağı bölgesine yerleşmiş bir grup kişiyle söyleşiler içeren çalışma, onların tanıklıkları üzerinden İstanbul’daki dönüşümü ele alır. Ağırlıklı olarak kent ve kırsal alan karşılaştırmalarına odakla ilerleyen söyleşiler söz konusu dönüşümün bireysel deneyimdeki izlerini yansıtmaktadır. Bu tanıklıklarda kontrolsüz genişleme, kent yaşamında yeni gerekliliklerin ortaya çıkışı, ekonomik kaygılar ve çalışma alışkanlıklarındaki değişim gibi gelişmeler sonucunda kent ve kırsal ayrımına yönelik yaklaşımların da çeşitlendiğini görürüz.


Şimdi temassız geçebilirsiniz

Nora Byrne

İzleyicilerin İstanbul tahayyüllerini ele alması, geliştirmesi ve çeşitlendirmesine bir çağrı niteliğindeki çalışma, yapıların ve mekânsal düzenlemelerin kendi siyasal işlevlerini görünür kıldığı anların izini sürer. Sanatçı, son yıllarda etkinliği günbegün artan hiyerarşik kentsel tasarımdan ve altyapı çalışmalarında suyollarına verilen ağırlıktan esinle, izleyicisini İstanbul köprüleriyle yaşadıkları deneyimlerde yakaladıkları görsel ipuçları üzerine düşünmeye teşvik eder. Boğaziçi üzerinde son 50 yılda inşa edilen anıtsal köprüler ile doğal liman Haliç’teki daha küçük tarihi köprüler arasında güçlü bir tezat oluşturan yerleştirme, farklı geçişlerin aynı kentsel mekâna yönelik farklı kavrayışlar üretebileceğini gösterir. Eserin bir parçası olan hareket, mekâna dair sabit bir kavrayış olarak değil, bireysel deneyimlerimiz arasındaki uzamda meydana gelen dinamik ve kolektif bir süreç olarak kentsel tahayyülün varlığına işaret eder.


yansıma kompozisyonları: 36’’00, 30’’06, 49’’50, 40’’29, 42’’59, 55’’34, 39’’01, 48’’11

Neslihan Koyuncu Bali

İstanbul’da 19. yüzyıl başlarında Levanten mimarların tasarladığı yapılarda görülmeye başlayan balkon, söz konusu dönemde toplumsal hayatta yaşanan açılımın da ipuçlarını verir. Günümüzde deprem yönergeleri gerekçe gösterilerek, kentsel dönüşüm kapsamındaki bina planlarına dahil edilmemeleri, bu platformların uzun vadede nadir rastlanan bir mimari unsura dönüşeceğinin habercisi sayılabilir. Balkonların, salgın ve kapanma sürecinde yeniden hatırlanan işlevlerinden hareket eden enstalasyon, evin içindeki bu dış mekânı önce bir üretim alanına, daha sonra sanat işine dönüştürür. Çalışma Acıbadem, Kuzguncuk, Tepebaşı, Yeşilköy, Gümüşsuyu, Şile ve Moda’dan balkon ses/deneyimlerinin çıktılarını yansıtan kompozisyonlar ile sergi mekânına kurulmuş kör bir balkondaki ses çalışmalarını bir araya getirir. Kompozisyonu oluşturan desenlerde; güvenlikli bir sitenin içindeki bir balkonun, beton şehir manzaralı bir Fransız balkonun, ana caddeye baktığı için uzun süre oturulamayan veya kilise çanlarının duyulabildiği, Rum mezarlığına bakan balkonların seslerinin lekelere aktarılmış halleri görülebilir. Onları çevreleyen ritim kafesleri ise seslerin kaydedildiği balkonların zemin planlarını betimler.


Metrûkiyetin sathî meşrûiyeti

Murat Germen

İstanbul’un farklı noktalarındaki metruk binaların görüntülerine yer veren foto-yerleştirme, bu sıfatın türediği terk etme kelimesinden hareketle, söz konusu eylemin Türkiye kültürel, mimari ve siyasi tarihinde sebep olduğu yol ayrımlarına bakar. Çalışma, ağırlıkla zorunluluktan terk edilmiş yapıların fotoğraflarından oluşur. Sanatçıya göre siyasi dayatma, ekonomik çıkmaz ya da doğal afet gibi sebeplerden geride bırakılan, geçen sürede metruk hale gelmiş bu mekânlar ile bellek kaybı arasında bir bağ bulunmaktadır. Kimlik konusunda anlaşmazlık, zıtlaşma ve fikir ayrılıklarının ipuçlarını aramaya yönelik bu yaklaşım, aynı zamanda tek yönlü bir gelişim/dönüşüm zorlamasının ve rant uğruna kültürel çoğulculuktan vazgeçmenin tehlikelerine işaret eder.


Kanal İstanbul: Bir Distopya

Mekanda Adalet Derneği (MAD)

Enstalasyon, Marmara ve Karadeniz kıyıları arasında Küçükçekmece, Sazlıdere ve Terkos havzalarını takip eden rota boyunca mega projeler ve aşırı imar hareketleriyle büyük dönüşümler yaşama arifesindeki İstanbul’un mekânsal adalet gündemlerine odaklanıyor. Enstalasyon için öncelikle yaklaşık 45 km uzunluğundaki güzergâhın mevcut hâli, kara ve yaya yolu takip edilerek saha ekibi tarafından kayıt altına alındı. Yerinden edilme, ekosistem tahribatı, su kaynaklarının yok edilmesi, tarım ve hayvancılığın olumsuz etkilenmesi, aşırı yapılaşma, kıyı dolgusu ve hafriyat kaynaklı sorunlar, tarihi ve doğal mirasın yıkımı gibi temalar yerel halk, uzman ve yerel yöneticilerle yapılan görüşmelerle tespit edildi. Enstalasyonda şehir-kır, yapılı-doğal çevre, insan-diğer canlılar, mega-insan ölçeği kesişimindeki mekânsal asimetriler; bölgenin mevcut hâlinin uydu fotoğrafı, harita verilerinin sunduğu gelecek projeksiyonu ve sahadan derlenen seslerle birlikte gösteriliyor. MAD, şehir ve kırsal mekânlarda daha adil, demokratik, ekolojik sisteme duyarlı, katılımcı süreçler ve pratiklerin geliştirilmesine yönelik disiplinler ötesi çalışmalar yapmak ve hak temelli, yenilikçi, nitelikli ve kamusal bilgi üretme ve paylaşma amacıyla kurulmuştur. Çalışmalarının merkezinde yer alan şehir hakkı ve çevre adaletinin engelliler, çocuklar, yaşlılar, göçmenler, kadınlar ve yerel aktörler/örgütler gibi kesimlerin mekân üretim süreçlerine aktif katılımıyla sağlanacağına inanan MAD araştırma, eğitim ve savunuculuk faaliyetlerinin yanı sıra katılımcı tasarım ve eğitim pratiklerine yoğunlaşmaktadır. Uyarı: Bu yerleştirmede kullanılan görseller ışığa duyarlı epilepsiyi tetikleyebilir.


İstanbul: Tanıdık Bir Kalabalık

Korhan Karaoysal

İstanbul: Tanıdık Bir Kalabalık, İstanbul’da yaşamak dışında bir kıstas gözetmeden seçilen yaklaşık 100 kişinin portre fotoğraflarından oluşur. Sosyolog Andrea Mubi Brighenti’nin beden ve yüz ile toprak ve şehir ilişkileri arasında kurduğu benzerlik, sanatçı için de temsil olanağının kapılarını açar. Brighenti, hem yüzün hem de kentin fiziksel bağlarının bulunduğu gövdelerden ayrı, birimler arası ağlardaki konumuna işaret eder. Sanatçı da seçim sürecinin açık uçlu yapısından dolayı birliktelikleri bir rastlantı niteliği taşıyan bu kişilerin yüzlerinde güncel sosyo-psikolojik bütüne dair unsurlara giden bir yol çizmeyi amaçlar.


(Sadece Yüzünüzü Değil) Ruhunuzu da Yıkayınız

Eser Epözdemir

İstanbul’un suyla kurduğu binlerce yıllık ilişkiyi çok boyutlu bir dokuma kumaş gibi ele alan video yerleştirme, kent ve sakinleri arasındaki müzakere sürecine bu mercekten bakma önerisi getirir. Bu süreçte eşitlik, adalet ve kentlilik hakkı gibi kavramların ne kadar hayata geçebildiğini araştıran anlatı, kentte suyu kullanma biçimlerindeki özensizliği ve bunun uzun-orta vadeli etkilerinin boyutlarını tarih, tıp, arkeoloji ve jeolojinin de aralarında olduğu disiplinler odağında ve sanatsal üretimin sınırları içinde anlamaya çalışır. Akademisyen ve araştırmacıların işaret ettiği farklı tarihsel dönemlere ait su mitleri, su yolları, su yapıları, şehre su taşıma yöntemleri, su politikaları, hijyen önlemleri, kentlilik bilinci, arkeolojik bulgular gibi unsurlar ışığında suyun kent hayatında temas ettiği noktaları araştırır. Bugünü dünden anlamayı amaçlayan çalışma, çağlar boyu kesintisiz kültür tabakalanmasının görüldüğü İstanbul’dan gelip geçmiş çeşitli toplumların yaşamında suyun sosyolojik ve dinsel önemine değinerek günümüze kalanlara bakar.


Dolaysız Peyzaj

Eren Sulamacı

Şehir planlama hamlelerinin siyasi ve finansal unsurlarını görünür kılmayı amaçlayan video yerleştirme, bu dönüşüm karşısında edilgen bir yerde konumlandırılan kentlilerin deneyimlerine odaklanır. Çalışma, metropol sakinlerinin büyük bir kısmının yaşamlarını yayan ve yatay bir düzlemde sürdürdükleri düşüncesinden hareket eder ve bu bakış açısından tamamı görünmeyen dönüşümün izlerini sürer. Söz konusu müdahaleler sonucu kendiliğinden oluşan ya da soylulaştırma gibi yöntemlerle yapay bir şekilde hayata geçirilen siyasi ve sosyo-ekonomik sınırlar, kentte yol açtıkları duygusal dalgalanmalar odağında aktarılır.


Vasıta

Ege Kanar

Bronz çağından beri kullanılan bir enstrüman olan zilin İstanbul’daki geçmişi, 17. yüzyılda bu şehirde yaşamış Ermeni metal ustası I. Avedis’e kadar uzanır. 1618’de, geliştirdiği bir bronz alaşımından ilk zillerini üreten Avedis, II. Osman tarafından kendisine takılan “Zilciyan” lakabıyla Yeniçeri ordusu için zil yapmakla görevlendirilir. İstanbul’da böylece başlayan zil üretimi, siyasi, ticari, endüstriyel ve kültürel dönüşümlerin şekillendirdiği bir süreçte Avrupa ve ABD’yi de kapsayacak şekilde genişler. Avedis’in, babadan oğula aktarım yoluyla kuşaklar boyu bir sır olarak saklanan reçetesi, bugün kentte belli başlı markalar tarafından geleneksel yöntemler kullanılarak üretilmekte olan zillerin de nüvesini oluşturur. Binlerce çekiç darbesiyle şekillendirilen el yapımı her zil; onu var eden karmaşık süreçlerden arta kalan örtük bir potansiyel, elinden çıktığı ustanın davranışının belirlediği özgün bir armonik karakter barındırır. Vasıta, parçası olan zillerle yapılmış ses kayıtlarından oluşan bir kompozisyonu hoparlörler yardımıyla aynı enstrümanlara geri aktaran, mekâna özgü bir enstalasyondur. Fiziksel temas yoluyla bu enstrümanlara geri beslenen ses, zillerin doğal frekanslarıyla örtüştüğünde, ziller titreşmeye başlar. Belirli zilleri yakalayarak, rezonansa sokan bu frekanslar; içinde, kimlik, geçmiş, malzeme, gelenek ve coğrafya gibi mefhumların da hizalanarak duyumsanabilir olduğu bir çeşit yankı odası yaratır. İstanbul Agop fabrikasında üretilen ve çeşitli arazlara sahip oldukları için kusurlu bulunarak ıskartaya ayrılan bu ziller, fabrikaya teslim edildiklerinde eritilerek, yeni zillerin yapımında kullanılacak alaşıma geri katılacaktır.


İnsana Yuvasından Uzak

Didem Erbaş

Sigmund Freud’un insana bir zamanlar tanıdık gelse de artık korkutucu olanı tanımlamak için kullandığı “tekinsiz” (unheimlich) kavramı, çalışma kapsamında İstanbul’daki evsiz ve göçmenlerin yaşam koşullarını araştırmada bir rehber işlevi görür. Sanatçı, güvensiz ve geçici yapılarda barınma zorunluluğu, temel ihtiyaçların karşılayamama ve nüfusun bu kesiminin deneyimine ait diğer unsurlardan hareketle alternatif bir tünel-sığınak modeli sunar. Boru parçalarından alınan ten renkli silikon kalıplarla oluşturulan bu model, beden parçalarını anımsatmakta, dokunmak ile dokunmamak arasında kalan insanın gerginliğine işaret etmeyi amaçlamaktadır. Kentte geçici bir alan yaratma çabasının mekânda bıraktığı izler de bu gerginlik hissi üzerinden takip edilir. Söz konusu yapıların büyük bir kısmının kurulduğu kent mekânları, çalışmanın ışık kaynağı floresan lambada ve ses yerleştirmesinde yankısını bulmaktadır.


Memento Mori

Deniz Ezgi Sürek

Latince “memento mori”, yani “fani olduğunu hatırla” mesajı, 17. yüzyıl Avrupa resminin popüler temalarından biridir. Bu resimlerin amacı insanlara dünyevi zevklerin ve güzelliğin gelip geçici olduğunu, bu dünyanın öteki dünya için bir hazırlık olduğunu anlatmaktır. İsmini sanat tarihindeki bu temadan alan kompozisyon, insanlığa ekolojik döngünün merkezinde yer almadığını, her şeyin karşılıklı bağımlılık içinde olduğunu ve yaşamın ancak denge içinde sürdürülebileceğini göstermeyi amaçlıyor. İnsan figürü içermeyen ama insan izlerine yer veren çalışma, bu seçimiyle faniliği hatırlatma işlevi üstleniyor.


Hayal & Hakikat —A Handbook of Forgiveness and A Handbook of Punishment

Cemre Yeşil Gönenli

Sanatçının kendi kitabı Hayal & Hakikat: A Handbook of Forgiveness and A Handbook of Punishment’tan (2020) yola çıkarak oluşturduğu enstalasyon, hem fotoğrafa hem de polisiye romanlara merakı ile bilinen II. Abdülhamid’in albümlerinden alınmış mahkûm fotoğraflarını içerir. Tahta çıkışının 25. yılında af ilan etmeyi planlayan padişah, bir polisiye romanda okuduğu ve bilimsellikten uzak bir tevatür olduğu kolayca anlaşılabilecek “başparmağın ilk boğumu işaret parmağının ilk boğumundan daha uzunsa cani, katil olmaya meyilli olur” bilgisiyle, cinayet mahkûmlarının elleri görünecek şekilde fotoğraflarının çekilmesini emretmiştir. Enstalasyonun ilk duvarında (Hayal) affedilmeyi bekleyen mahkûmların ellerinin, ikinci duvarda ise (Hakikat), müebbet ceza almış, bu af ile ilgisi olmayan prangalı mahkûmların fotoğrafları yer almaktadır. Sanatçı, mahkûmların kafalarını -sanki giyotinle kesilmişçesine- kadraj dışında bırakarak, onları kayıtlara yeniden birer suçlu olarak geçirmek yerine kurtarmayı, affetmeyi ve onlara hayatta ikinci bir şans vermeyi amaçlar. Öte yandan baskıcı uygulamaların ve keyfi tutuklamaların yaşandığı geçmiş ve bugün arasında bir köprü kurarak ceza ve af kavramları üzerine hem kişisel hem de toplumsal düzeyde sorular sormayı hedefler.


Yâdigâr

Canan Erbil

Fransız sanat tarihçisi ve yazar André Malraux, 1947 yılında müzelere hapsolmuş sanat yapıtlarını fotoğraf aracılığıyla tekrar üreterek herkesin kendi kişisel müzesini oluşturulabileceğini söylediği “hayali müze” (musée imaginaire) kavramını ortaya atar. Birbirinden farklı dönem ve teknikte ortaya koyulan sanat yapıtları fotografik olarak yeniden ve defalarca üretilerek aşina imgelere dönüşür. Müzelere birden fazla zamanın barındığı çok boyutlu ikame işlevi yükleyen söz konusu kavram, Yadigâr’daki yansımasını mezarlık alanlarında bulur. Seri, 1970’lerin başında açık hava müzesi olması planlanan ancak  yerinden oynatılarak tahribata uğrayan ve  2013 yılında Marmaray hattı inşaatı sırasında kısmen yok edilen Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı özelinde veda, ayrılık, anma, hatırlama, yüceltme, anıtsallaştırma ve unutma gibi kavramları yeniden düşündürmeyi amaçlar.


Metro

Burak Dikilitaş

Antik Mısır ve Yunan uygarlıklarının, kendi kendini yiyerek bir doğum-ölüm döngüsü sürdüren yılan sembolü ouroboros ile metro sistemi arasında bir benzerlik kuran sanatçı, fotoğraf serisi İstanbul benzeri kurgusal bir kent manzarası sunar. Ouroboros sembolünün sürekli tekrarlarla var olan bir zaman algısına yönelik çağrışımları sanatçıya gerçek olan ve gerçeğe yakın olan arasındaki ilişkiyi sorgulayacağı bir zemin sağlar. Güvenlik sistemleri, operasyon alanları, kapalı kapılar ve işlevi tam olarak belli olmayan ara mekânlar, çalışmanın hikâyesinin temel atmosferini oluşturur. Bu hikâyede metro kullanıcısının “henüz zamanı gelmemiş” bir yeraltı kentinin son kalıntılarında, yaşamını sürekli bir döngü içinde geçirdiği varsayılır.


-scape

Beril Ece Güler

Adını İngilizcede bir sahnenin görünümü veya resmini ifade eden –scape ekinden alan yerleştirmede sanatçı, kentin yeraltı ve yerüstü görsel verilerinin niceliği arasında kurduğu karşıtlık ilişkisinden hareket eder. Birbirinin tekrarı unsurların ağırlıkta olduğu yapısından dolayı tekdüze bir görsel deneyim sunan metro seyahatleri, çalışma kapsamında şehrin görüntü ve sembol kalabalığının tam karşısında konumlandırılır. Sanatçıya göre metro istasyonlarının çıkışında edinilen ilk izlenim, nicelikteki bu farktan dolayı yerüstündeki görsel veri bolluğunu daha da belirgin kılmaktadır. Kendi yolculukları sırasında söz konusu anların detaylı kayıtlarını oluşturan sanatçı, bu görsel verilerden kolajlar oluşturur. –scape ilk olarak toplu taşıma duraklarının kesişim noktasında yer alan, gökdelenler ve kalabalık yollarla çevrelenmiş, kentsel dönüşümün en yoğun olduğu bölgelerden birindeki Ünalan metro istasyonunun kaotik ortamını sunar. Ardından mahalle kültürünün sürdüğü, farklı dönemlerden mimari unsurların bir araya geldiği Bağlarbaşı metro istasyonunun çıkışından görüntüler yer alır. Şehir seslerinin videolara eşlik ettiği yerleştirme, seyirciyi de bu semtlere farklı bir gözle bakmaya teşvik etmeyi amaçlar.


Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Begüm Yamanlar

On dokuzuncu yüzyılda İstanbul’a gelmiş gezgin fotoğrafçı ve ressamların Boğaziçi manzaralarının günümüz teknolojisiyle yeniden betimlendiği çalışma, bu doğal yapının karşıt addedilen değerleri bir arada içerebilme gücüne ve tarih boyunca yaşadığı değişime tanıklık eder. Adını Orhan Pamuk’un Kara Kitap romanının, suların çekilmesi halinde Boğaziçi’nin bürüneceği görüntüyü betimleyen bölümünden alan çalışma, aynı zamanda sanat tarihi bağlamında deniz imgesinin taşıdığı anlamlara ve doğaya atfedilen yücelik hissine işaret eder. Söz konusu imgenin yaratma ve yok etmeye yönelik çağrışımları, Boğaz’ın katmanlı tarihi ve ekolojik dönüşümü özelinde yeniden değerlendirilir.


Bir Direniş Olarak Oyun

Aslı Narin

İstanbul’un yakın geçmişi ile bugünü arasında bir karşılaştırma yapan enstalasyon, kent planlamasında oyun ve aylaklık alanlarına yönelik ihtiyacı tartışmaya açmayı amaçlıyor. Çocukluğunu geçirdiği Ataköy’ün son 15 yılındaki değişimine odaklanan Aslı Narin, bu semtte oyuna ve karşılaşmalara olanak sağlayan bir yapıdan sitelerin güvenliğinin öncelikli hâle getirildiği bir anlayışa doğru yönelimi, İstanbul’daki kentsel dönüşümün yansımalarından biri olarak kabul eder. Constant Nieuwenhuys’un oyun, yaratıcılık, sürekli akış halindeki şehir ve özgürlük arasında kurduğu bağlantılar, sanatçının İstanbul’a ütopik müdahalesini de belirler. İçinde yaşayanların İstanbul’un şekillenmesinde daha aktif roller alması ve bunu yaparken eğlenmesini sağlayarak, kentin organik yapılanmasına katkıda bulunma çabası içeren çalışma, boş vakit geçirme ve aylaklık haklarının sadece çocuklar değil herkes için düşünülmesini öneriyor.


Vitaspirit

Ahu Akgün

Çalışmalarında kişisel karşılaşmaları, gündelik hayatta sıradan kabul ettiğimiz olay, nesne veya durumları merkeze alan Ahu Akgün’ün enstalasyonu İstanbul Boğazı’nda gerçekleşen bir gemi kazasını konu alır. 7 Nisan 2018’de 225 metre uzunluğundaki dökme yük gemisi Vitaspirit’in, 18. yüzyıldan kalma Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’nı paramparça etmesiyle sonuçlanan kazadaki aktörlerin resmedildiği enstalasyon, sanatçının genel pratiği doğrultusunda rutinin ve alışkanlıklar zincirinin kırılmasına neden olabilecek spesifik bir âna işaret eder. Resim mecrasının mutlak verilere dayanmayan yapısı, Vitaspirit olayı sıradan bir gemi kazası olmaktan çıkarır, gemi ve yalı unsurlarının sınıfsal ve ulusal çağrışımlarını içerecek şekilde mitleştirmenin olanaklarını sunar.

Eser Açıklamaları


Ras(t)gele

Zeynep Kaynar

Boğaziçi’ndeki dalış deneyimlerinin görsel kayıtlarını içeren enstalasyonuyla Zeynep Kaynar İstanbul şehri ve Marmara Denizi ekosistemlerinin birer uğrak yeri oluşundan kaynaklı tür çeşitliliğinden hareketle, göç trafiğinin farklı boyutlarına göndermelerde bulunur. Çalışmanın kavramsal çerçevesini, sanatçının toplumsal ve kültürel zenginlikte göçe atfettiği konum belirler. Yazılışı dönemden döneme değişen ve temelde bir bolluk temennisini ifade eden “rastgele” sözcüğü ise sanatçının izleyiciye bu zenginliği ve görüş farklılıklarını yeniden değerlendirmesi için yaptığı çağrının bir parçasıdır.

Dik Yapı

Sinan Tuncay

Çalışmasında kurmaca bir yaşam projesinin maketine yer veren sanatçı, günümüz inşaat sektörü üzerinden kentsel dönüşüm ve toplumsal tahribata dair izlenimlerini yansıtır. Konut, kültür-ticaret ve ibadet alanları içeren Dik Yapı Yaşam Kompleksi adlı yapı, inşaat şirketinin ağzından kaleme alınan bir emlak broşürü metni eşliğinde potansiyel yatırımcılara sunulmaktadır. Olası sakinler ve kullanıcılar için bir çerçeve çizen ve projenin geçmişine dair ipuçları taşıyan bu metin, yapının üzerinde yükseldiği gerilimlere işaret etmekte ve distopik unsurlar içermektedir.

Animalium Istanbul

Sıla Ünlü İntepe

Sanatçı, uzun bir gözlem sürecinin ürünü olan çalışmasında İstanbul ve çevresinde yaşayan hayvanların habitatlarındaki dönüşümü araştırır; Antroposen Çağı’nda insan-dışı popülasyonlar ile insanların sosyo-biyolojik etkileşimine bakar. Sokaklarda yaşayan kedi ve köpeklerle sınırlı kalmayan belgesel, günlük hayatta görmediğimiz türlere de uzanan içeriğiyle, antropojenik etmenlerin şehirde yaşayan hayvanlarda yarattığı fizyolojik ve davranışsal değişimlerin izini sürer. Bu gözlem kayıtları ile dönüşümün bilimsel ve tarihi bir çerçevede irdelendiği röportajları aynı anda sunan çalışma, belgesel gösteriminde alternatif bir yöntem denemektedir.

İki Deniz Arası'nda İki Ayak ve İki Teker

Serkan Taycan

Videonun ana hattı, Serkan Taycan’ın 2013 yılında kentin çeperlerindeki doğal yaşama sahip çıkmak ve kent hakkını savunmak üzere oluşturduğu Karadeniz ve Marmara Denizi arasını kateden İki Deniz Arası yürüyüş rotasından oluşur. Rota, tartışmalı Kanal İstanbul projesinin planlanan hattının üzerindedir. Sanatçı, yürümeyi bir araştırma yöntemi olarak kullanan kent coğrafyacısı Jean-François Pérouse ve kentin çeperlerini bisikletle keşfeden çizer, yazar, bisikletçi Aydan Çelik’le birlikte söz konusu rotada yürürken ve bisiklet sürerken yaptığı sohbetleri sunar. İstanbul’un çeperlerindeki dönüşümü beden odaklı bir süreçle araştırmaya yönelik bu çaba, aynı zamanda yürüme ve bisiklet sürmenin yavaş, içe dönük, paylaşımcı, mekânı özümsemeyi sağlayan, doğayla dost ve mütevazı karakterlerini dünyayı algılamada bir alternatif olarak önermektedir.

Haydarpaşa Garı

Örsan Karakuş

Sanatçı, İstanbul’un sürekli odağında olduğu dönüşüme duyarsızlaşmayı şehrin ikonik yapılarından Haydarpaşa Garı üzerinden irdeler. Garın farklı dönemlerine ait fotoğrafları bir araya getiren kolaj, aynı zamanda uzun yıllar yapının merkezinde olduğu bir yaşama ev sahipliği yapan çevre bölgedeki değişimin de tanıklığını sunar. Hicaz ve Bağdat’a uzanan demiryolu projesi kapsamında Alman mimarlar Otto Ritter ve Helmuth Cuno’nun Alman Neo-Rönesans üslubunda tasarladığı anıtsal yapı 1909’da hizmete açılmıştır. Yakın döneme kadar hem şehirler arası hem de şehir içi ulaşım ağının en önemli noktalarından olan gar, yıllarca İstanbul’un Asya yakasında Gebze’ye uzanan banliyö hattının son durağı işlevi görmüş ve şehir hatları iskelesiyle de ulaşımı Avrupa yakasına taşımıştır. 8 Kasım 2010 yangınıyla başlayan ve liman bölgesine dair özelleştirme projeleri, banliyönün Marmaray’la bağlanması ve 2018’de arkeolojik kazıların başlaması gibi gelişmelerle devam eden süreçte yapının insanlarla teması tamamen sona ermiştir.

İstanbul Nerede?

Onur Özen

İstanbul’dan ayrılarak Çanakkale’nin Kazdağı bölgesine yerleşmiş bir grup kişiyle söyleşiler içeren çalışma, onların tanıklıkları üzerinden İstanbul’daki dönüşümü ele alır. Ağırlıklı olarak kent ve kırsal alan karşılaştırmalarına odakla ilerleyen söyleşiler söz konusu dönüşümün bireysel deneyimdeki izlerini yansıtmaktadır. Bu tanıklıklarda kontrolsüz genişleme, kent yaşamında yeni gerekliliklerin ortaya çıkışı, ekonomik kaygılar ve çalışma alışkanlıklarındaki değişim gibi gelişmeler sonucunda kent ve kırsal ayrımına yönelik yaklaşımların da çeşitlendiğini görürüz.

Şimdi temassız geçebilirsiniz

Nora Byrne

İzleyicilerin İstanbul tahayyüllerini ele alması, geliştirmesi ve çeşitlendirmesine bir çağrı niteliğindeki çalışma, yapıların ve mekânsal düzenlemelerin kendi siyasal işlevlerini görünür kıldığı anların izini sürer. Sanatçı, son yıllarda etkinliği günbegün artan hiyerarşik kentsel tasarımdan ve altyapı çalışmalarında suyollarına verilen ağırlıktan esinle, izleyicisini İstanbul köprüleriyle yaşadıkları deneyimlerde yakaladıkları görsel ipuçları üzerine düşünmeye teşvik eder. Boğaziçi üzerinde son 50 yılda inşa edilen anıtsal köprüler ile doğal liman Haliç’teki daha küçük tarihi köprüler arasında güçlü bir tezat oluşturan yerleştirme, farklı geçişlerin aynı kentsel mekâna yönelik farklı kavrayışlar üretebileceğini gösterir. Eserin bir parçası olan hareket, mekâna dair sabit bir kavrayış olarak değil, bireysel deneyimlerimiz arasındaki uzamda meydana gelen dinamik ve kolektif bir süreç olarak kentsel tahayyülün varlığına işaret eder.

yansıma kompozisyonları: 36’’00, 30’’06, 49’’50, 40’’29, 42’’59, 55’’34, 39’’01, 48’’11

Neslihan Koyuncu Bali

İstanbul’da 19. yüzyıl başlarında Levanten mimarların tasarladığı yapılarda görülmeye başlayan balkon, söz konusu dönemde toplumsal hayatta yaşanan açılımın da ipuçlarını verir. Günümüzde deprem yönergeleri gerekçe gösterilerek, kentsel dönüşüm kapsamındaki bina planlarına dahil edilmemeleri, bu platformların uzun vadede nadir rastlanan bir mimari unsura dönüşeceğinin habercisi sayılabilir. Balkonların, salgın ve kapanma sürecinde yeniden hatırlanan işlevlerinden hareket eden enstalasyon, evin içindeki bu dış mekânı önce bir üretim alanına, daha sonra sanat işine dönüştürür. Çalışma Acıbadem, Kuzguncuk, Tepebaşı, Yeşilköy, Gümüşsuyu, Şile ve Moda’dan balkon ses/deneyimlerinin çıktılarını yansıtan kompozisyonlar ile sergi mekânına kurulmuş kör bir balkondaki ses çalışmalarını bir araya getirir. Kompozisyonu oluşturan desenlerde; güvenlikli bir sitenin içindeki bir balkonun, beton şehir manzaralı bir Fransız balkonun, ana caddeye baktığı için uzun süre oturulamayan veya kilise çanlarının duyulabildiği, Rum mezarlığına bakan balkonların seslerinin lekelere aktarılmış halleri görülebilir. Onları çevreleyen ritim kafesleri ise seslerin kaydedildiği balkonların zemin planlarını betimler.

Metrûkiyetin sathî meşrûiyeti

Murat Germen

İstanbul’un farklı noktalarındaki metruk binaların görüntülerine yer veren foto-yerleştirme, bu sıfatın türediği terk etme kelimesinden hareketle, söz konusu eylemin Türkiye kültürel, mimari ve siyasi tarihinde sebep olduğu yol ayrımlarına bakar. Çalışma, ağırlıkla zorunluluktan terk edilmiş yapıların fotoğraflarından oluşur. Sanatçıya göre siyasi dayatma, ekonomik çıkmaz ya da doğal afet gibi sebeplerden geride bırakılan, geçen sürede metruk hale gelmiş bu mekânlar ile bellek kaybı arasında bir bağ bulunmaktadır. Kimlik konusunda anlaşmazlık, zıtlaşma ve fikir ayrılıklarının ipuçlarını aramaya yönelik bu yaklaşım, aynı zamanda tek yönlü bir gelişim/dönüşüm zorlamasının ve rant uğruna kültürel çoğulculuktan vazgeçmenin tehlikelerine işaret eder.

Kanal İstanbul: Bir Distopya

Mekanda Adalet Derneği (MAD)

Enstalasyon, Marmara ve Karadeniz kıyıları arasında Küçükçekmece, Sazlıdere ve Terkos havzalarını takip eden rota boyunca mega projeler ve aşırı imar hareketleriyle büyük dönüşümler yaşama arifesindeki İstanbul’un mekânsal adalet gündemlerine odaklanıyor. Enstalasyon için öncelikle yaklaşık 45 km uzunluğundaki güzergâhın mevcut hâli, kara ve yaya yolu takip edilerek saha ekibi tarafından kayıt altına alındı. Yerinden edilme, ekosistem tahribatı, su kaynaklarının yok edilmesi, tarım ve hayvancılığın olumsuz etkilenmesi, aşırı yapılaşma, kıyı dolgusu ve hafriyat kaynaklı sorunlar, tarihi ve doğal mirasın yıkımı gibi temalar yerel halk, uzman ve yerel yöneticilerle yapılan görüşmelerle tespit edildi. Enstalasyonda şehir-kır, yapılı-doğal çevre, insan-diğer canlılar, mega-insan ölçeği kesişimindeki mekânsal asimetriler; bölgenin mevcut hâlinin uydu fotoğrafı, harita verilerinin sunduğu gelecek projeksiyonu ve sahadan derlenen seslerle birlikte gösteriliyor. MAD, şehir ve kırsal mekânlarda daha adil, demokratik, ekolojik sisteme duyarlı, katılımcı süreçler ve pratiklerin geliştirilmesine yönelik disiplinler ötesi çalışmalar yapmak ve hak temelli, yenilikçi, nitelikli ve kamusal bilgi üretme ve paylaşma amacıyla kurulmuştur. Çalışmalarının merkezinde yer alan şehir hakkı ve çevre adaletinin engelliler, çocuklar, yaşlılar, göçmenler, kadınlar ve yerel aktörler/örgütler gibi kesimlerin mekân üretim süreçlerine aktif katılımıyla sağlanacağına inanan MAD araştırma, eğitim ve savunuculuk faaliyetlerinin yanı sıra katılımcı tasarım ve eğitim pratiklerine yoğunlaşmaktadır. Uyarı: Bu yerleştirmede kullanılan görseller ışığa duyarlı epilepsiyi tetikleyebilir.

İstanbul: Tanıdık Bir Kalabalık

Korhan Karaoysal

İstanbul: Tanıdık Bir Kalabalık, İstanbul’da yaşamak dışında bir kıstas gözetmeden seçilen yaklaşık 100 kişinin portre fotoğraflarından oluşur. Sosyolog Andrea Mubi Brighenti’nin beden ve yüz ile toprak ve şehir ilişkileri arasında kurduğu benzerlik, sanatçı için de temsil olanağının kapılarını açar. Brighenti, hem yüzün hem de kentin fiziksel bağlarının bulunduğu gövdelerden ayrı, birimler arası ağlardaki konumuna işaret eder. Sanatçı da seçim sürecinin açık uçlu yapısından dolayı birliktelikleri bir rastlantı niteliği taşıyan bu kişilerin yüzlerinde güncel sosyo-psikolojik bütüne dair unsurlara giden bir yol çizmeyi amaçlar.

(Sadece Yüzünüzü Değil) Ruhunuzu da Yıkayınız

Eser Epözdemir

İstanbul’un suyla kurduğu binlerce yıllık ilişkiyi çok boyutlu bir dokuma kumaş gibi ele alan video yerleştirme, kent ve sakinleri arasındaki müzakere sürecine bu mercekten bakma önerisi getirir. Bu süreçte eşitlik, adalet ve kentlilik hakkı gibi kavramların ne kadar hayata geçebildiğini araştıran anlatı, kentte suyu kullanma biçimlerindeki özensizliği ve bunun uzun-orta vadeli etkilerinin boyutlarını tarih, tıp, arkeoloji ve jeolojinin de aralarında olduğu disiplinler odağında ve sanatsal üretimin sınırları içinde anlamaya çalışır. Akademisyen ve araştırmacıların işaret ettiği farklı tarihsel dönemlere ait su mitleri, su yolları, su yapıları, şehre su taşıma yöntemleri, su politikaları, hijyen önlemleri, kentlilik bilinci, arkeolojik bulgular gibi unsurlar ışığında suyun kent hayatında temas ettiği noktaları araştırır. Bugünü dünden anlamayı amaçlayan çalışma, çağlar boyu kesintisiz kültür tabakalanmasının görüldüğü İstanbul’dan gelip geçmiş çeşitli toplumların yaşamında suyun sosyolojik ve dinsel önemine değinerek günümüze kalanlara bakar.

Dolaysız Peyzaj

Eren Sulamacı

Şehir planlama hamlelerinin siyasi ve finansal unsurlarını görünür kılmayı amaçlayan video yerleştirme, bu dönüşüm karşısında edilgen bir yerde konumlandırılan kentlilerin deneyimlerine odaklanır. Çalışma, metropol sakinlerinin büyük bir kısmının yaşamlarını yayan ve yatay bir düzlemde sürdürdükleri düşüncesinden hareket eder ve bu bakış açısından tamamı görünmeyen dönüşümün izlerini sürer. Söz konusu müdahaleler sonucu kendiliğinden oluşan ya da soylulaştırma gibi yöntemlerle yapay bir şekilde hayata geçirilen siyasi ve sosyo-ekonomik sınırlar, kentte yol açtıkları duygusal dalgalanmalar odağında aktarılır.

Vasıta

Ege Kanar

Bronz çağından beri kullanılan bir enstrüman olan zilin İstanbul’daki geçmişi, 17. yüzyılda bu şehirde yaşamış Ermeni metal ustası I. Avedis’e kadar uzanır. 1618’de, geliştirdiği bir bronz alaşımından ilk zillerini üreten Avedis, II. Osman tarafından kendisine takılan “Zilciyan” lakabıyla Yeniçeri ordusu için zil yapmakla görevlendirilir. İstanbul’da böylece başlayan zil üretimi, siyasi, ticari, endüstriyel ve kültürel dönüşümlerin şekillendirdiği bir süreçte Avrupa ve ABD’yi de kapsayacak şekilde genişler. Avedis’in, babadan oğula aktarım yoluyla kuşaklar boyu bir sır olarak saklanan reçetesi, bugün kentte belli başlı markalar tarafından geleneksel yöntemler kullanılarak üretilmekte olan zillerin de nüvesini oluşturur. Binlerce çekiç darbesiyle şekillendirilen el yapımı her zil; onu var eden karmaşık süreçlerden arta kalan örtük bir potansiyel, elinden çıktığı ustanın davranışının belirlediği özgün bir armonik karakter barındırır. Vasıta, parçası olan zillerle yapılmış ses kayıtlarından oluşan bir kompozisyonu hoparlörler yardımıyla aynı enstrümanlara geri aktaran, mekâna özgü bir enstalasyondur. Fiziksel temas yoluyla bu enstrümanlara geri beslenen ses, zillerin doğal frekanslarıyla örtüştüğünde, ziller titreşmeye başlar. Belirli zilleri yakalayarak, rezonansa sokan bu frekanslar; içinde, kimlik, geçmiş, malzeme, gelenek ve coğrafya gibi mefhumların da hizalanarak duyumsanabilir olduğu bir çeşit yankı odası yaratır. İstanbul Agop fabrikasında üretilen ve çeşitli arazlara sahip oldukları için kusurlu bulunarak ıskartaya ayrılan bu ziller, fabrikaya teslim edildiklerinde eritilerek, yeni zillerin yapımında kullanılacak alaşıma geri katılacaktır.

İnsana Yuvasından Uzak

Didem Erbaş

Sigmund Freud’un insana bir zamanlar tanıdık gelse de artık korkutucu olanı tanımlamak için kullandığı “tekinsiz” (unheimlich) kavramı, çalışma kapsamında İstanbul’daki evsiz ve göçmenlerin yaşam koşullarını araştırmada bir rehber işlevi görür. Sanatçı, güvensiz ve geçici yapılarda barınma zorunluluğu, temel ihtiyaçların karşılayamama ve nüfusun bu kesiminin deneyimine ait diğer unsurlardan hareketle alternatif bir tünel-sığınak modeli sunar. Boru parçalarından alınan ten renkli silikon kalıplarla oluşturulan bu model, beden parçalarını anımsatmakta, dokunmak ile dokunmamak arasında kalan insanın gerginliğine işaret etmeyi amaçlamaktadır. Kentte geçici bir alan yaratma çabasının mekânda bıraktığı izler de bu gerginlik hissi üzerinden takip edilir. Söz konusu yapıların büyük bir kısmının kurulduğu kent mekânları, çalışmanın ışık kaynağı floresan lambada ve ses yerleştirmesinde yankısını bulmaktadır.

Memento Mori

Deniz Ezgi Sürek

Latince “memento mori”, yani “fani olduğunu hatırla” mesajı, 17. yüzyıl Avrupa resminin popüler temalarından biridir. Bu resimlerin amacı insanlara dünyevi zevklerin ve güzelliğin gelip geçici olduğunu, bu dünyanın öteki dünya için bir hazırlık olduğunu anlatmaktır. İsmini sanat tarihindeki bu temadan alan kompozisyon, insanlığa ekolojik döngünün merkezinde yer almadığını, her şeyin karşılıklı bağımlılık içinde olduğunu ve yaşamın ancak denge içinde sürdürülebileceğini göstermeyi amaçlıyor. İnsan figürü içermeyen ama insan izlerine yer veren çalışma, bu seçimiyle faniliği hatırlatma işlevi üstleniyor.

Hayal & Hakikat —A Handbook of Forgiveness and A Handbook of Punishment

Cemre Yeşil Gönenli

Sanatçının kendi kitabı Hayal & Hakikat: A Handbook of Forgiveness and A Handbook of Punishment’tan (2020) yola çıkarak oluşturduğu enstalasyon, hem fotoğrafa hem de polisiye romanlara merakı ile bilinen II. Abdülhamid’in albümlerinden alınmış mahkûm fotoğraflarını içerir. Tahta çıkışının 25. yılında af ilan etmeyi planlayan padişah, bir polisiye romanda okuduğu ve bilimsellikten uzak bir tevatür olduğu kolayca anlaşılabilecek “başparmağın ilk boğumu işaret parmağının ilk boğumundan daha uzunsa cani, katil olmaya meyilli olur” bilgisiyle, cinayet mahkûmlarının elleri görünecek şekilde fotoğraflarının çekilmesini emretmiştir. Enstalasyonun ilk duvarında (Hayal) affedilmeyi bekleyen mahkûmların ellerinin, ikinci duvarda ise (Hakikat), müebbet ceza almış, bu af ile ilgisi olmayan prangalı mahkûmların fotoğrafları yer almaktadır. Sanatçı, mahkûmların kafalarını -sanki giyotinle kesilmişçesine- kadraj dışında bırakarak, onları kayıtlara yeniden birer suçlu olarak geçirmek yerine kurtarmayı, affetmeyi ve onlara hayatta ikinci bir şans vermeyi amaçlar. Öte yandan baskıcı uygulamaların ve keyfi tutuklamaların yaşandığı geçmiş ve bugün arasında bir köprü kurarak ceza ve af kavramları üzerine hem kişisel hem de toplumsal düzeyde sorular sormayı hedefler.

Yâdigâr

Canan Erbil

Fransız sanat tarihçisi ve yazar André Malraux, 1947 yılında müzelere hapsolmuş sanat yapıtlarını fotoğraf aracılığıyla tekrar üreterek herkesin kendi kişisel müzesini oluşturulabileceğini söylediği “hayali müze” (musée imaginaire) kavramını ortaya atar. Birbirinden farklı dönem ve teknikte ortaya koyulan sanat yapıtları fotografik olarak yeniden ve defalarca üretilerek aşina imgelere dönüşür. Müzelere birden fazla zamanın barındığı çok boyutlu ikame işlevi yükleyen söz konusu kavram, Yadigâr’daki yansımasını mezarlık alanlarında bulur. Seri, 1970’lerin başında açık hava müzesi olması planlanan ancak  yerinden oynatılarak tahribata uğrayan ve  2013 yılında Marmaray hattı inşaatı sırasında kısmen yok edilen Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı özelinde veda, ayrılık, anma, hatırlama, yüceltme, anıtsallaştırma ve unutma gibi kavramları yeniden düşündürmeyi amaçlar.

Metro

Burak Dikilitaş

Antik Mısır ve Yunan uygarlıklarının, kendi kendini yiyerek bir doğum-ölüm döngüsü sürdüren yılan sembolü ouroboros ile metro sistemi arasında bir benzerlik kuran sanatçı, fotoğraf serisi İstanbul benzeri kurgusal bir kent manzarası sunar. Ouroboros sembolünün sürekli tekrarlarla var olan bir zaman algısına yönelik çağrışımları sanatçıya gerçek olan ve gerçeğe yakın olan arasındaki ilişkiyi sorgulayacağı bir zemin sağlar. Güvenlik sistemleri, operasyon alanları, kapalı kapılar ve işlevi tam olarak belli olmayan ara mekânlar, çalışmanın hikâyesinin temel atmosferini oluşturur. Bu hikâyede metro kullanıcısının “henüz zamanı gelmemiş” bir yeraltı kentinin son kalıntılarında, yaşamını sürekli bir döngü içinde geçirdiği varsayılır.

-scape

Beril Ece Güler

Adını İngilizcede bir sahnenin görünümü veya resmini ifade eden –scape ekinden alan yerleştirmede sanatçı, kentin yeraltı ve yerüstü görsel verilerinin niceliği arasında kurduğu karşıtlık ilişkisinden hareket eder. Birbirinin tekrarı unsurların ağırlıkta olduğu yapısından dolayı tekdüze bir görsel deneyim sunan metro seyahatleri, çalışma kapsamında şehrin görüntü ve sembol kalabalığının tam karşısında konumlandırılır. Sanatçıya göre metro istasyonlarının çıkışında edinilen ilk izlenim, nicelikteki bu farktan dolayı yerüstündeki görsel veri bolluğunu daha da belirgin kılmaktadır. Kendi yolculukları sırasında söz konusu anların detaylı kayıtlarını oluşturan sanatçı, bu görsel verilerden kolajlar oluşturur. –scape ilk olarak toplu taşıma duraklarının kesişim noktasında yer alan, gökdelenler ve kalabalık yollarla çevrelenmiş, kentsel dönüşümün en yoğun olduğu bölgelerden birindeki Ünalan metro istasyonunun kaotik ortamını sunar. Ardından mahalle kültürünün sürdüğü, farklı dönemlerden mimari unsurların bir araya geldiği Bağlarbaşı metro istasyonunun çıkışından görüntüler yer alır. Şehir seslerinin videolara eşlik ettiği yerleştirme, seyirciyi de bu semtlere farklı bir gözle bakmaya teşvik etmeyi amaçlar.

Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Begüm Yamanlar

On dokuzuncu yüzyılda İstanbul’a gelmiş gezgin fotoğrafçı ve ressamların Boğaziçi manzaralarının günümüz teknolojisiyle yeniden betimlendiği çalışma, bu doğal yapının karşıt addedilen değerleri bir arada içerebilme gücüne ve tarih boyunca yaşadığı değişime tanıklık eder. Adını Orhan Pamuk’un Kara Kitap romanının, suların çekilmesi halinde Boğaziçi’nin bürüneceği görüntüyü betimleyen bölümünden alan çalışma, aynı zamanda sanat tarihi bağlamında deniz imgesinin taşıdığı anlamlara ve doğaya atfedilen yücelik hissine işaret eder. Söz konusu imgenin yaratma ve yok etmeye yönelik çağrışımları, Boğaz’ın katmanlı tarihi ve ekolojik dönüşümü özelinde yeniden değerlendirilir.

Bir Direniş Olarak Oyun

Aslı Narin

İstanbul’un yakın geçmişi ile bugünü arasında bir karşılaştırma yapan enstalasyon, kent planlamasında oyun ve aylaklık alanlarına yönelik ihtiyacı tartışmaya açmayı amaçlıyor. Çocukluğunu geçirdiği Ataköy’ün son 15 yılındaki değişimine odaklanan Aslı Narin, bu semtte oyuna ve karşılaşmalara olanak sağlayan bir yapıdan sitelerin güvenliğinin öncelikli hâle getirildiği bir anlayışa doğru yönelimi, İstanbul’daki kentsel dönüşümün yansımalarından biri olarak kabul eder. Constant Nieuwenhuys’un oyun, yaratıcılık, sürekli akış halindeki şehir ve özgürlük arasında kurduğu bağlantılar, sanatçının İstanbul’a ütopik müdahalesini de belirler. İçinde yaşayanların İstanbul’un şekillenmesinde daha aktif roller alması ve bunu yaparken eğlenmesini sağlayarak, kentin organik yapılanmasına katkıda bulunma çabası içeren çalışma, boş vakit geçirme ve aylaklık haklarının sadece çocuklar değil herkes için düşünülmesini öneriyor.

Vitaspirit

Ahu Akgün

Çalışmalarında kişisel karşılaşmaları, gündelik hayatta sıradan kabul ettiğimiz olay, nesne veya durumları merkeze alan Ahu Akgün’ün enstalasyonu İstanbul Boğazı’nda gerçekleşen bir gemi kazasını konu alır. 7 Nisan 2018’de 225 metre uzunluğundaki dökme yük gemisi Vitaspirit’in, 18. yüzyıldan kalma Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’nı paramparça etmesiyle sonuçlanan kazadaki aktörlerin resmedildiği enstalasyon, sanatçının genel pratiği doğrultusunda rutinin ve alışkanlıklar zincirinin kırılmasına neden olabilecek spesifik bir âna işaret eder. Resim mecrasının mutlak verilere dayanmayan yapısı, Vitaspirit olayı sıradan bir gemi kazası olmaktan çıkarır, gemi ve yalı unsurlarının sınıfsal ve ulusal çağrışımlarını içerecek şekilde mitleştirmenin olanaklarını sunar.

Galeriden